İkinci Abdülhamit
Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. padişahı olan Sultan Abdülhamit, emperyalist güçlerin Osmanli Devleti'ni parçalamaya ve ele geçirmeye çalıştıkları, iç karışıklıkların arttığı bir dönemin padişahıdır.
Ayşe Sultan
Ayşe Sultan'da Ayşe Sultan'la Zaman
Ayşe Sultan Korusu, Boğaz’ın en güzel yerinde, Bebek’te. II. Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan’a ait koru, dişçi Sami Günzberg tarafından Sami Serozan’a satıldı. Serozan önce Sultan’ın korudaki muhteşem konağını yıktı, ardından da tüm koruyu parselleyip sattı. Bu satıştan Ayşe Sultan’ın eline tek kuruş geçmedi.
Mekânlar ve zamanlar arasında bağlantı kurmak, sık sık düşüncelerimi zorlayan, bana hayâl ve gölge oyunları oynayan bir yolculuk, bir maceradır... Akıp giden ve asla tekrarlanamayan zamanın içindeki yerimin geçiciliğini ve uçuculuğunu her daim hatırımda taze tutar bu karşılaştırmalar. Yaralarımı merhemler, kırgınlıklarımı teselli eder, kızgınlıklarımı yatıştırır, düşmanlığını hissettiğim sözleri, bakışları yıkayıp paklar, hâsılı beni hür kılar.
Marcus Aerilius'un dediği gibi:
“Kâinatta her şey ne kadar çabuk son bulmaktadır, zamana mâlolan hatırlamadan gayrı.” Ve “Şu an' dan başkasına sahip olmadığı için, kaybedecek ne geçmişi, ne de geleceği vardır, insanoğlunun.”
Ben de, bir taraftan geleceğe ait bitmez tükenmez hayâllerimi kura durayım, bir taraftan da içinde yaşadığım mekânların ve zamanların geçmişten bir nefes bağlantısını arar dururum, “şu an” neye sahip olduğumu daha iyi hissedebilmek için. Bazen de hoş rastlantılar eski nefesleri yakınıma getirip canlı kılar benim için.
Senelerdir, asırlık ağaçların gölgesindeki dar yokuşundan inip çıktığım, Boğaziçi'nin mavisini seyreden envai çeşit yeşiline âşık olduğum Ayşe Sultan Korusu benim zaman tünellerimden birisidir. Yılın mevsimine, günün saatine göre seslerini beklediğim kumruların, bülbüllerin, saksağanların, kaç nesildir bu koruda ötmekte olduklarını düşünürüm. Hele yaz geceleri, erguvan ağacının kovuğundan seslenen baykuşun “uhuu!”larını kim bilir seneler evvel kimler dinlemiştir, merak ederim. Şimdi yerinde modern “Germanik” bir ev duran Ayşe Sultan'ın köşkünün yıkılmamış olduğunu düşlerim. Diğer bütün binaların yerine yüzyıllık çınar, kestane, çam, erguvan, defne, ceviz, Acem dutu, dişbudak, sakız ağaçlarını ekerim yeniden. Himalaya ve mavi atlas sedirleri, Macar meşeleri, serviler, dağ akağaçları sarıverir dört bir yanımı ve yeniden zaman içindeki yolculuğuma çıkarım.
Bebek'in, “Tatlı dilli, güzel yüzlü ve yumuşak huylu” diye tarif edildiği tarih kitaplarında, onun bu uysal tarifini en güzel yaşayan köşesidir Ayşe Sultan Korusu. Kıyıya kadar inen derin bir vadinin içinde, en vahşi rüzgârları, karı, fırtınayı dahî hep kendisine has bir rehavetle solur. Yazları, ağaç gölgeleri, yaprakların esintileri ve akşamları sulanan bahçelerden yayılan ılık, rutubetli toprak kokusuyla, beni hep mazisine çeker koru. Geceleri verandada oturup puhu kuşunu beklerim. Sesini duymadığım sene ne kadar üzülmüştüm. Sonra, nerelere gittiyse geri geldi. Belki de yavrusunu gönderdi, bilemiyorum. İlkbaharda erguvanların, Japon manolyalarının, elma, şeftali baharlarının rengiyle coşar, sonbaharda asırlık çınarların, sarmaşıkların, ıhlamurların, sarıdan turuncuya, kızıldan kahverengiye gam yapan tonlamaları ile çamların yeşillerini çıldırtır ve tabii beni de. Yaprak olup, kuruyup, rüzgârla savrulmak isterim, o zamanlar gelince, aynen şimdi olduğu gibi.
İşte, yine karanlık çökmekte şu Eylül akşamına. Tek tek yanmaya başlayan titrek ışıkları, dün gece yağan yağmurdan yorgun ağaçlar emmekte. Bir kaç martı kıyıya doğru uçuyor. Saksağan her zamanki yerinde, mavi çamın tepesinde sallanmakta. Karga yavrusu göğsündeki lilâ tüylere gagasını sokmuş, borazan çiçeklerinin dallarında dinlenmekte. Keyifli bir loşluk... Huzur veriyor. “Tatlı dilli, güzel yüzlü, yumuşak huylu” Bebek'in bir gecesine daha gömülüyorum, Ayşe Sultan Korusu ile beraber, sakin, iddiasız, yağmur beklentisinde yeniden. Dinu Lipatti'den Chopen dinlemek için mükemmel bir zaman ve zihnimin kanatlarına takılıp yola çıkmak için...
Camımı açıyorum ardına kadar. Tatlı bir yağmur esintisi giriyor odama. Sonbahar gecesi serin kokusuyla genzimi dolduruyor. Bach'ın flüt ve harpsikord için sonatı çalmakta. Dinu Lipatti'nin parmakları tuşlarda geziniyor. Şalıma sarınıp çıkıyorum camdan. Zihnimin kanatlarına takılıp yavaş yavaş, korudan aşağıya dönen yoldan inmeye başlıyorum. Her adımımda, ağaçların gövdeleri daha sıklaşıp, dalları çoğalıyor, birbirine dolanıyor. Yol kenarına park etmiş arabalar, yol işaretleri, çatılar, modern binalar yok oluyor. Ardından tatlı bir ud sesi geliyor kulaklarıma. Sakin, dokunaklı, âdeta duyulmaktan korkan... Bach'ın müziğine karışıyor. Sesi takip ederek, dönemeçteki açık bahçe kapısından içeri giriyorum. Senelerdir bildiğim, komşumuzun devasa “Germanik” taş evi yok olmuş, yerinde gül desenli oymalarla tezyin edilmiş gül ağacından kolonların süslediği harika bir köşk yükseliyor; Ayşe Sultan'ın köşkü. Himalaya sedirinin altındaki çardakta oturmuş, Manol udunu çalıyor Ayşe Sultan. Sessizce yaklaşıp yanıbaşında duruyorum. Udun, sedeften kafesi, klâvyesi ve arması, abanoz gövdesinin üzerinde pırıldıyor. Seneler evvel bir müzayedede satışa çıktığını bildiğim 1909 yapımı udu, yeniden sahibinin elinde görmek hoşuma gidiyor. Birden, çalmayı bırakıp, udunu yanıbaşındaki kadife yastığın üzerine koyuyor, Ayşe Sultan. Koşarak kendisine doğru gelen iki erkek çocuğuna kollarını açıp onları kucaklıyor. Küçükler, annelerini öptükten sonra, ardlarındaki Arap bacı ile beraber tekrar köşke dönüyorlar. Onlara bakıp mırıldanıyor Ayşe Sultan:
“Vakit, yazık ki pek çabuk geçiyor.”
Bu sözler beni olduğum zamandan ayırıp derhâl bir başka zaman dilimine uçuruyor; 1993 yılına. Misafir defterimizin sayfaları açılıyor rüzgârla. 27 Ocak'ı 28'e bağlayan gece yarısı, yazılmış şu satırlar karşıma çıkıyor:
“Sevgili Bezmen'ler,
Evinizin sıcak ocağında vakit yazık ki pek çabuk geçiyor...
Ömer ve Yolanda Nami.”
İmzanın sahibi Ömer Nami Efendi'nin, zamanın bize tanıdığı o bir kaç yıllık dilimi içinde beraber olduğumuz akşamlarda anlattıkları canlanıveriyor hafızamda. O dost sohbetler esnasında, annesi Ayşe Sultan'ı, Ayşe Sultan Korusu'ndaki köşkü, Serencebey Yokuşu'ndaki evi, sürgün yıllarını ve daha nice anısını dinlerken hafızama nakşolanlar, aldığım notlar, sonbaharın esintisiyle teker teker resmî geçit yapıyorlar dağarcığımdan, görüntüleriyle beraber. İşte, o pek çabuk ama dolu dolu geçen zamanlardan kalemime düşenler.
Ayşe Sultan, Sultan II. Abdülhamid'in en sevdiği karısı, dördüncü kadınefendisi Müşfika Kadınefendi'den, 1897 yılında, Yıldız Sarayı'nda doğmuştur. Sultan II. Abdülhamid'in onuncu çocuğu ve altıncı kızıdır.
Adıyla anılan korudaki oya gibi bu köşk, İttihatçılarca hal'inden evvel, babası tarafından hediye edilir kendisine.
Ayşe Sultan, babasının yanında, Selânik'te, Alâtini Köşkü'nde geçirdiği dokuz ay sürgünden sonra, arzusu hilâfına İstanbul'a geri dönen Sultan Abdülhamit evlâtları arasındadır. Sultan'ın hareminden bazı hanımlar ve kalfalar ile beraber Sirkeci Tren İstasyonu'na vardıklarında, Ayşe Sultan'ı karşılayanlar arasında müstakbel eşi Ahmet Nami Bey'in annesi de vardır. Ahmet Nami Bey'in yolladığı beyaz güller, hüzünlü genç Sultan'ın yüreğinde mutluluk uyandırır.
Ayşe Sultan, İstanbul'a vardıktan bir müddet sonra, İttihatçılar'ın saltanata getirmiş olduğu amcası Sultan Reşad'ın müsaadeleri ile Yıldız'da mühürlü eşyalarını Bebek'deki bu köşke taşıtır ve Dolmabahçe Sarayı'nda şeyhülislâmın kıydığı nikâhtan iki ay sonra da, Selânik dönüşü kendisine beyaz güller gönderen Ahmet Nami Bey ile bu köşkte düğünü yapılır. Düğün masrafları Hazine-i Hassa'dan karşılanırsa da, padişahın saray bandosunu gönderme arzusunu kabûl etmez Ayşe Sultan. Bundan başka da bir hediye gelmez kendisine, ne padişahtan, ne de saraydan.
Ayşe Sultan ile Ahmet Nami Bey'in izdivacı bir sene sonra ilk meyvesini verir ve Ömer Nami bebek doğar. Hem düğün, hem de doğum haberini ancak Selânik Kumandanlığı kanalıyla gelen telgraftan öğrenir Abdülhamid.
Ne zaman ki Balkan Harbi patlak verir, Selânik kaybedilmeye yakın gelir, Abdülhamid İstanbul'a geri getirilir. Beylerbeyi Sarayı'na yerleştirilen Sultanı, kızı Ayşe Sultan, ancak Bebek'teki köşkünden dürbünle izleyebilmektedir.
Ömer Nami bebek de, ancak iki buçuk yaşındayken, annesinin özel ricaları üzerine, dedesi Abdülhamid'in huzuruna çıkarılır. Ayşe Sultan, oğluna her sabah dedesinin resmini gösterip, büyükbabası olduğunu anlatır ve fotoğrafı öptürür. Bunun için, dedesini ilk gördüğünde yabancılamak bir yana, ona “Oh! Cici büyükbaba!” nidaları ile sarılır küçük çocuk. O sırada eşinin yanında bulunan Müşfika Kadınsultan, o anı şöyle anlatır kızına sonradan:
“Bunca yıl babanın yanında bulundum.Hiç böyle ağladığını görmedim.”
Evet, İmparatorluğu tir tir titrettiği anlatılan Sultan Abdülhamid'in de, seven her eş, her baba ve her dede gibi zaafları olduğu muhakkaktır. O vefat ettiği zaman Cenevre'de bulunan Ayşe Sultan, o zaman yedi yaşında olan oğulları Ömer Nami ve henüz bir yaşında olan Osman Nami'yi yanına alarak, mayın döşeli denizlerde yapılan bir yolculuktan sonra İstanbul'a gelir. Ne var ki, bu dönüşle birlikte, eşinden boşanması da gerçekleşir. Bir müddet sonra da, Ali Rauf Bey ile evlenir. Ancak, vatandan sürgün yılı gelir ve vatansız, mahrumiyet senelerini geçirmeye başlarlar. Ama nasıl? Bunu, şöyle anlatır Ömer Nami Efendi:
“Osmanlı Hanedanı üyeleri, iyi birer hanedan üyesi olmak üzere yetiştirilmişlerdi. Hiçbiri, bunun dışındaki bir hayatı veya mesleği bilerek yetişmemişti. Ayrıca, anlatılanlar gibi, vatandan ayrılırken yanlarında servet de götürmemişlerdi. Bunun için çok sıkıntı çektiler. Kardeşimle benim bir şansımız, vatandan ayrıldığımızda nispeten küçük yaşlarda olmamızdı. Böylece yaşımız gereği, eğitimi hayata atılmak üzere aldık ve hayatımızı idame ettirebilecek mesleklerin sahibi olduk. Yoksa, bizim yaşamımızı devam ettirecek bir maddi varlık mevzu-u bahis değildi.”
Paris'e gittikleri zaman yerleştikleri Versay yakınlarındaki mütevazı evlerine komşu olan Hoche Lisesi'ne giden Ömer Nami Efendi, daha sonra Paris Hukuk Fakültesi'ne devam eder. Sait Paşa'nın kızı Saadet Hanım'la evlenip, Beyrut'ta çalışma hayatına başlar.
Bir müddet sonra, Ayşe Sultan eşini kaybeder ve İkinci Dünya Harbi'nin arefesinde, henüz tahsili bitmemiş ikinci oğlu ve devamlı bakıma muhtaç, hasta en küçük çocuğuyla baş başa kalır.
“Annem, elinde, avucunda ne varsa satmış o zaman” diye anlatır, Ömer Nami Efendi. “Satarken en fazla üzüntü duyduğu eşyasının, mücevherleri değil de, çocukluğundan beri biriktirdiği pul koleksiyonu olduğunu söylerdi.”
Satmakla eline geçenler, hayatlarını idame ettirmeye yetmeyince, kendisine gelir olacak işler yaratmaya başlar Ayşe Sultan. “Allah sabredenle beraberdir” Anlamına gelen “Innallahî ma'assabirin” yazısını kopya ile çoğaltıp, tuğralar yaparak cam üzerine işler. Bunları satarak gelir sağlamaya çalışır.
1940'lı yıllarda Wander Şirketi'nin Şark Direktörü olan Ömer Nami Efendi, Lübnan vatandaşlığına geçer. Harp yıllarında, Paris'teki annesi ve kardeşleriyle haberleşmeleri kesilir, uzun bir müddet.
Nihayet 1952 yılında çıkan izinle, Türkiye'ye döner Ayşe Sultan. Türkiye'den hiç ayrılmamış olan annesi Müşfika Kadınsultan ile Serencebey'deki evlerinde buluşur.
Ayşe Sultan, 1955 yılında noktaladığı hatıralarını takib eden senelerin sonunda, 1962 senesinde Serencebey'deki bu evde vefat eder. Hatıratının sonunda şu satırlar okunur.
“Mukaddes vatan topraklarına bir gün ayaklarımın değeceğini asla ümid etmeyerek geçirdiğim bu yirmi dokuz yılın ağırlık ve ıstırabını hâlâ hissetmekteyim. Allah vatana, millete zevâl vermesin duası olduğu gibi, hayatımız sona ererken son sözümüz yine bu olacaktır.”
Bir kaç yıl sonra da kızının ardından Müşfika Kadınsultan bu dünyadan göçer. Onun, 1924'teki sürgün kararından sonra Çankaya'da Atatürk ile olan gizli görüşmelerinin kapsamı yine kendisinde sır olarak kalır. Dünya ile küs, Serencebey'deki evin kapıları ardında kendisine ait yaşamın sırlarıyla beraber öldüğünde, en küçük torunu Abdülhamid, dadısı Adiga ile yalnız kalır. Dadı, zihinsel hasta ve bakıma muhtaç olan efendisi ile beraber, yaşamlarını, avukatlarının zaman zaman yaptığı mal satışlarından gelenle devam ettirmeye çalışır.
Ömer Nami Efendi ile defalarla beraberliğimiz sırasında, geçmişle ilgili bu sohbetlerini dinlerken, onun da, tanıdığım diğer Hanedan üyeleri gibi, hiç kimseleri, hiç bir devri suçlamadan, hayata nasıl alçakgönüllü bir tevekkülle, ama mücadeleci bir gururla baktığını görebiliyordum. Kendisine bir kız evlât kazandıran ilk eşinin ölümünden sonra Lübnanlı Yolanda Hanım'la evlenmişti. Tanıştığımızda, artık Lozan'da oturuyor ve sık sık İstanbul'a geliyordu; hem İstanbul hasretini dindirmek, hem de senelerdir bir türlü neticelenemeyen miras işlerini takip etmek için.
Bize misafir oldukları akşamlarda, Ömer Nami Efendi'nin, geçmişi özlemle anlatmak, çocukluğunun geçtiği Ayşe Sultan Korusu'ndaki yapılardan ve yeni sahiplerinden yakınmak yerine, yeni gerçekleri âdeta kendisiyle ilgisi olmayan görüntüler gibi sakin bir gülümseme ile karşılaması beni çok etkilemişti.
Yine bir tesadüf, eşimin seneler evvel, Müşfika Kayasoy Kadınefendi terekesinden bir satışta aldığı çalışma masası (ki Kraliçe Victoria'nın Sultan Abdülaziz'e hediyesiydi ve sonradan Abdülhamid dolayısıyla varislerine intikâl etmişti) Ömer Nami Efendi'nin, misafir defterimizi imzalamak için oturduğu masa oldu.
Bir sultan torununun, bir zamanlar annesine ait olan topraklar üzerinde, dedesinin masasında misafir olması, hayatın buruk, ironik rastlantılarından biri değildi de neydi?
Bizler, Ömer Nami Efendi'nin, karşısındakini mahcup eden mütevazı asaletinin yanı sıra, kültür ve bilgi birikimini de hayranlıkla izlemiştik. Beraber olduğumuz son akşam yemeğimizde, masadaki diğer dostlarımızla birlikte, bizlere Bosna - Hersek üzerine beş yüz yılı kapsayan bir tarih dersi verdiğinde, onun sakin, az konuşan tabiatının ardında nasıl zengin bir bilgi hazinesi yattığını bir kez daha anlamıştık. Balkanlar, özellikle Bosna - Hersek konusunda onun bütün anlattıkları daha sonraki yıllarda birer birer gerçekleşti ve düşündüklerinin, endişelerinin doğruluğunu ispat etti.
Beraber olma şansını yakaladığımız o yıllar boyunca, Ömer Nami Efendi'nin bir türlü bitemeyen arazi davalarından biri ile uğraşı devam etti. Bu, ta 1950'lerin sonunda başlayan ve bir türlü neticelenemeyen Kuruçeşme sahilindeki altı yüz küsur metre karelik arazi davasıydı. Rahmetli Sakıp Sabancı arazi ile ilgiliydi ama bir türlü satışı gerçekleştiremiyorlardı. Hazine, muhtelif defalar bitmeye yaklaşan anlaşmanın sonuçlanmasına geçit vermiyordu.
Ayşe Sultan Korusu'nun satışı ise yıllar önce, sahibi Ayşe Sultan'ın vekâlet verdiği dişçi Sami Günzberg tarafından gerçekleştirilmiş ama her ne hikmetse bu satıştan ne Ayşe Sultan'ın, ne çocuklarının eline bir kuruş geçmişti. Koruyu tamamıyla ilk satın alan rahmetli Sami Serozan'dı. Akabinde parselleyip, satışa çıkarmış, Ayşe Sultan'ın o zarif, güzelim tarihî köşkünü yıkıp kendisine, pek hayran olduğu Alman mimarisinde bir kartal yuvası yaptırmıştı. Bu meyanda, Sami Günzberg'in, hanedanın Kadınefendilerinin kendisine güvenip verdikleri vekâlet ve mühürleriyle edindiği servetin haddi hesabı yoktu. Kendisi saray hareminde bohçacılık yapan Polonya asıllı bir kadının oğluydu ve annesinin desteği ile sarayda sağladığı nüfuzu, hanedanın sürgün tarihinden itibaren fevkalâde bir maharetle topladığı vekâletnamelerle kendi lehine kullanmayı bilmişti.
Nihayet, yine bir İstanbul yolculuğunda, Ömer Nami Efendi'nin bizi ziyaretinden bir kaç gün sonra, Kuruçeşme arazisi satışı gerçekleşti. Telefonda bu haberi verirken, bir sonraki gelişinde bizde kutlamak üzere vedalaştı. Eşi Yolanda Hanım kendisini Lozan'da beklemekteydi. Ancak, yılların yorgunluğu, yaşadığı stres ve heyecan, sanırım, Ömer Nami Efendi'nin kalbine artık fazla gelmişti. Dönüş yolunda, uçakta geçirdiği bir kâlp krizi ile hayatı sona erdi. Yolanda Nami Hanım, havaalanında, yılların mücadelesinden sonra, sevinçli haberle dönmesini beklediği eşinin cenazesini şok bir acıyla karşıladı.
Çocuk Ömer Nami ve Osman Nami'nin, patikalarında koşarak büyüdüğü Ayşe Sultan Korusu'nda, Ömer Nami'nin üzerinde yazdığı masaya oturuyorum. Deftere döktüğü satırları tarih tarih çeviriyorum. Yine gelip aynısına takılıyor gözlerim.
“... Evinizin sıcak ocağında vakit ne yazık ki, pek çabuk geçiyor.”
Sonra, onun bir başka sözünü hatırlıyorum:
“Gurbette, vatansız, seneler geçmek bilmezdi. Başucumuzda vatan toprağı ile yatardık, hep bir gün dönebilmek umuduyla.”
Dışarıda yağmur çiselemeye başladı. Tatlı bir rüzgâr, su damlalarını masama kadar estiriyor. Yolun altından gelen ud sesi susmuş çoktan. Ayşe Sultan'ın gül ağacından köşkünün yerinde yine o devasa “Germanik” bina yerleşmiş. Yol kenarlarında arabalar, park işaretleri, çatılarda çanak antenler... Ağaçların arasında modern evler, evler, evler... Işıkların kimi yanıyor, kimi sönüyor. Evlerin kiminde korunun satılıp iskâna açıldığı ilk günlerden kalan sakin, eski İstanbullu aileler, kiminde saygın iş adamları, iyi, zarif insanlar, kiminde enternasyonel iş adamı, vergi şampiyonu unvanını kazanmış ama büyük bir aymazlıkla komşusunun arazisini işgâl edip bundan utanmayanlar, kiminde kredilerini ödemekte zorlanan müşterilerinin evine acımasızca el koyan finansörler, kiminde de işinin ne olduğu bilinmeyen iş adamları... Hepsi var işte.
Korunun ilk sakinlerinden ve yeri dolmayacak renkli simalarından canım kayınvalidem Şermin anne, sevgili komşularımız Râna Zıpçı, Kutsi Beğdeş, Halis ve Piraye Kaynar, Jaklin Mansur ve niceleri birbirinin ardı sıra çoktan mekân değiştirdiler, aynen korunun birinci sahibesi gibi.
Verandada, Ayşe Sultan'ın köşkünden tek kalan, üzeri gül deseni işli küçük mermer parçası soruyor usulca:
“Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi?”
Dinu Lipatti, piyanonun tuşlarında rüzgâra teslim olmuş giderken mırıldanıyor:
“... Vakit... Yazık ki pek çabuk geçiyor...”
Işıklar sönmüş, Ayşe Sultan Korusu kararmış, sadece rüzgârla oynayan dalların sesini duyuyorum. Uzak ışıklar yorgun, titriyor. Vakit gerçekten çok çabuk geçiyor... Şu an'ım mazi olana kadar içime sindirmek istiyorum...
Yazı: Nermin Bezmen - Chronical
